1429′dan 1430′a – 2008′den 2009′a
İnsan bir yılı daha bitirdiğini hisseddince geriye bakıp bir muhasabe yapması gerektiğine karar veriyor. Hele ki o yıllar geri gelmeyecek; insan ömründen bir parça kopup gittiğini görünce daha telaşa kapılır. Neler yaptığının ve neler yapmadığının farkına o zaman varır. Yaptığı şeyler ona lezzet verir yapmadıkları ise elem. Vaktini boş şeylerle geçirmeyenler elbette lezzet alır ama biraz da pişmanlık vardır sol yanında keşke biraz daha gayret gösterseydim diye çırpınır. Lakin geride kalmıştır her şey gelecek günler ise hiç gecikmeden gelmektedir hayat filmimize. O filmde oynarız kendi senaryomuzu ve atarız bir köşeye tıpkı eski günleri arkamıza attığımız gibi.
Geçenlerde bir kitapta görmüştüm şöyle diyordu yazar: “Yarın hiç bir zaman gelmeyecektir. Geldiğini zannederiz ama yaşadığımız bugündür. Bugün de oluverir dün, o zaman kaybederiz bugünü”. Ne garip yarın gerçekten yoktur. Ademdir yani şuan yoktur. Olan sadece bizim hayallerimizle elbise giydirdiğimiz bir misaldir. Ancak bugün olursa yarın önem kazanır. Onun için mühim olan bugündür. Bugünü değerlendirdiğimiz anda geçmişimizi ve geleceğimizi de değerlendiririz. Yıllar geçtikçe de asıl ömrümüzden geçen bugündür. Bugün zihnimizde ya yarındır ya da dün. Hergünün muhasebesini yatağımıza yatıp yastığa koyduğumuz zaman başımızı o zaman yaparız ve bakarız geçen bugüne ve düşünürüz hep. Bir hadis vardır: “İki günü aynı olan ziyandadır” . Günlerimize hep dünden artılar kazandırmamız şart. Hep daha iyi hep daha ileri.
Yılın sonuna doğru herkesde bir muhasebe yapma isteği oluşur. Aslından yararlıdır bu muhasebe. Çünkü yılların muhasebesini yapmayı öğrenebilirsek bugünlerin muhasebesini yapmak o kadar da zor olmasa gerek. Kime sorarsanız sorun hep şunu der: “Zaman su gibi akıp gitti”. Acı çeker çoğu insan geçmiş günlerini ararlar çünkü. Gençliğinin kıymetini bilemeyen insanlar daha çok ızdırap çeker. Mühim olan o zaman ruhun her daim genç kalmasını sağlamak yani iyi değerlendirmek.
Bir bebeğin dünyaya gelirken ağlama sebebini hep düşünürdüm acaba neden ağlarlar diye. Geçenlerde bir yazı okudum cevap da çok hoşuma gitmişti. Biraz uzun gelebilir ama okumanızı tavsiye ederim yazar şöyle diyordu:
“Malumdur ki; ana karnındaki cenin göbeğindeki kordon bağı ile beslenir. Çünkü ne ceninin (bizim tarzımızla) beslenmeye takati vardır. Ve ne de bulunduğu yer buna müsaittir. Ceninin üzerinde bulunan hususiyetlerin neredeyse tamamı atıl durumdadır. Gözü vardır ama görmesi için manzara yoktur. Elleri vardır fakat tutması için bir tutamak yoktur. Ayakları vardır fakat yürümesi için yol yoktur. Ağzı vardır konuşamaz, dili vardır söylemez vs. Kısaca bir cenin kendisinde var olan birçok özelliği kullanamaz.
Peki, kullanamadığı bu kadar özellik neden verilmiştir acaba? Çünkü ana karnı cenin için asıl memleket veya devamlı ikamet edeceği vatanı değildir. Yani ceninde kullanamadığı özeliklerin bulunması işaret ediyor ve gösteriyor ki; bütün azalarını kullanabileceği ve Duygularına karşılık bulabileceği bir memleket vardır. Ve kendisi de o memlekete gitmeye namzettir. Burası, yani ana karnı denilen bu dar mekân sadece bir geçiş yeridir. Görmesi için manzaraların, yemesi için en nadide gıdaların, koklaması için en müstesna kokuların, duyması için en harika nağmelerin bulunduğu bir memleket vardır. Ve o memleketin adı da dünyadır. Ne kadar manidardır ki; o ceninin aklı terakki etse ve kendisine sorulsa: “Her duyguna karşılık bulabileceğin, her azanı kullanabileceğin bir âlem var. Buradaki darlığa bedel orada genişlik var. Adı da dünyadır. Oraya gitmek ister misin?” Bütün âlemi bulunduğu dar yerden ibaret zanneden cenin diyecektir ki: “Hayır buradan bir yere gitmem. Hem dünyaya kim gitmiş, kim görmüş. Veya dünya diye bir yerin olduğu ne malum?” gibi sözler sarf edecektir. Çünkü insan için en ağır işlerin başında alıştığı şeyleri terk etmesi gelir. Çünkü insan zahirperesttir. Dış görünüşe aldanır. Çoğu zaman hadiselerin yalnız dışına takılır. Mânâsını okuyamaz.
Gelelim Dünyaya! İnsan doğar, çocukluktan geçer ve yetişkin bir insan olur. Gören gözleri, işiten kulakları, tat alan dili vardır. Birçok hissi karşılık bulur. Fakat hepsi karşılık bulamaz. Mesela hiç kimse ölmek istemez ama ölüm vardır. Ebedî yaşamak isteriz fakat dünya geçicidir. Sevdiklerimizden ayrılmak istemeyiz ama dünya firaka gebedîr. Cennet gibi devamlı mesut bir hayat isteriz lakin hayatın yükü ağır ve zahmeti çoktur. Bazen şu koca dünya insana bir zindan kadar dar gelir. İşte âlemde bir çocuktan farkı olmayan insana sorulsa: “Ey insan âhiret adında bir memleket var. O kadar geniş ve lezzetli ve saadetli ki, sendeki bütün duygulara, hislere ve latifelere karşılık bulabileceğin bir mekân. Bir mekân ki, devamlı. Hem bütün sevdiklerinle, sürurla ve sermedi olarak yaşayacağın bir yer orası. Haydi, gel, yüzümüzü oraya çevirelim.O baki memleket için çalışalım.”
Bütün âlemi bulunduğu şu geçici, dar, sıkıntılı, elemli dünyadan ibaret zanneden insan: “Hayır, asla bir yere gitmem. Hem âhirete kim gitmiş, kim görmüş, âhiret diye bir yerin olduğu ne malum?” diyecektir. Ve dediğini insanların çoğundan bizzat işitiyoruz. Ağlamalarından anlıyoruz. Nasıl ki, bir bebek dünyaya geldiğinde alıştığı memleketi (ana karnı)ndan ayrılmanın hüznüyle ağlar. Öyle de aynen bir bebek konumuna gelen zayıf fıtratlı insan da alıştığı dünyadan gideceğim diye başlar ağlamaya. “
Benden bu kadar bu yaptığım yüreğimle bir hasbihaldir…
1430 ve 2009 mübarek olsun…
Bâkî selamlar…
Tweet