7.12.2011 - Hasbihâl    3 Yorum

biz ölümden doğacağız

İyiliğe gücün yetmezse kötülük yapma.

Ferîdüddin Attâr (k.s)

Neden bu kadar sakinim? Hiç böyle değildim. Hayat insanı durultuyor mu? Bilmiyorum belki de yaşadıklarım eski raylar gibi. İnsanın dehlizleri vardır. Kiminin karanlık, kiminin aydınlık. Böyle bir arayış içinde oluşumun sakinliğime vurmasını kaç zamandır anlam veremiyorum. Artık çok az konuşur oldum. Çok az su içiyorum, çok yemek yemiyorum. Sağlığım yerinde ama. Toplumdan uzakta birisi de değilim. Bazen gider bilmediğim kahvelerde bilmediğim dedelere bakarım. İş görüşmelerine de gittim. Evet, öyle. Ya da giderim Sosyalistlerin eylemini izlerim meydanda. Belki de onlardan içimde bir şey kaldığı için izliyorum. Belki de kalmadı artık, bunun düşüncesini bile getirmiyorum aklıma. Zihnim soğuk savaş yeri. Ya da eski bir melodi dinlemeyeli uzun zaman oldu. Dedemin ellerini öpmememin üzerinden kaç sene geçti, hatırlamıyorum. Avrupa bile görmüş. Toprağını koklamayı, öpmeyi çok özledim. Hayat bir bekleyiş değil mi? Neyi bekliyorum, neyi bekliyoruz?

Sanırım batıdayım. Doğu nerede? İçimdeki doğu. İnsanın bir batısı bir de doğusu vardır bana kalırsa. Kaç aydır yağmur yağmadı. Niye eskisi gibi yağmurlar yağmıyor? Karı çok özledim. Tipi şeklinde de yağabilir. O zamanki gösteri daha güzeldir. Erzurum çok uzak ve yakın içimde. Lalapaşa Camii, Muratpaşa Camii ya da Çifte Minareli Medrese? Ulu Camii? Hâlâ ayazı güzel midir acaba? Soğuğu seven bir yönüm var. Hem soğuk insanı diri tutar, soğuk yerlerde düşünce hareketlidir. En güzel kar, Sarıkamış’ta yağar. İstanbul, Ankara ve İzmir soğuğu hiçbir şey. Ama insan değer bilmiyor ki. Herkes artık gökyüzünde oturuyor, yeryüzünde hiçbir şey yok. İzini sürdüğümüz bu şehirlerde ruhlar artık betonarme. İnsanın çok az dostu olmalı, sevgi çemberini genişletebilmeli. Ya da Sevgili İbrahim Sâki Bey Abimizin dediği gibi, “derviş misali küçük bir odaya doluşmalı”. Kendi çemberimiz var mı? Hayatın kendi içindeki savaşında bizim cephemiz nerede? Arkamızdan kuyular kazsınlar, kazandıklarını sansınlar, avuntuları olsun. Dünya kendini idare eder, her şey gelir geçer. Bâki kalan? Sorunun cevabı ünlemlere çıkıyor.

Kibir bele bağlanmış taş gibidir. Ne onunla yüzülür ne de uçulur.

Hacı Bayram-ı Veli (k.s)

Yokluk, varlığı hatırlatır. Zıtlıkların gücü ve mana potansiyeli. İnsan hayatında yoklanır hep. Her hayırda bir şer, her şerde bir hayır vardır. Yokluk ve varlığın götürdüğü eşik bizi insanlardan yüz çevirmeye götürmemeli. Bu tehlikeli bir şey. Her ne olursa olsun taşra olmak gerek. Elini sıktığımızda karşımızdakinde o taşralığı görebilmeliyiz. Taşralı yönümüzü kaybetmemeliyiz. Eğer bir üst perdeye geçersek asıl o zaman tepeden inmeciliğin meyvelerinin tadı tartışması çıkar ki bizim olayımız bu değil, olmamalı da. İnsanlarla bir yere buluşmaya gittiğinizde dikkat edin bulunduğunuz ortam pek de toplumcu değildir. Eşit gibi gözükür ama içerdeki monologları duysaydınız inanın hayal kırıklığına uğrardınız. Yanlış insanlar üzerinden hayal kurduğumuz için tüm bu hayal kırıklıkları. İnsan incinir, kırılır. Sözümüzü tartmadığımız içindir ki aldığımız cevaplardan kalbimiz hep yara alır. Şeyh Sâdi Şirazi böyle der. İnsanlar artık başka alemde. Herkesin derdi kendine, derdiyle dertlenmenin sesi kısık. Biraz açalım.

Farklı kapılar açılır, farklı meseleler zikredilir. Zihnin kompleksliğinin saflığı önemlidir, biraz sabırlı olmayı öğrenmeliyiz bu hayatta. Hemen hemen buna benzer düşünceler geçiyor zihnimizden kimi zaman. Varlığın özüne varmak adına zihnimizi yoklamayı bilmeliyiz. Kendi farkındalığımızı. Martılara simit atarak mutlu olabiliriz, küçük bir çocuğun başını okşayarak ya da. Bunlar güzel şeyler. Fırtına çıktığında sahile güneşi görmeye gitmeyiz. Ama o fırtınalı havada dalgaları görebiliriz. Havanın kapalı oluşu dalgaları görmemizi engelleyebilir mi?

Ölür müyüz acaba bir gün güzelce?

İbrahim Sâki

Ve sonra âmâ bir çift gördüm. Çok gençti ikisi de. Onca kalabalık arasında bu iki insan dikkatimi çekti. Kol kola girmiş yürüyorlar, gözleri âmâ ama kalplerindeki sevgi âmâ değil. Ellerinde onlara yön gösteren birer baston. Genç ve baston. Kimse dönüp bakmıyor bile. Durumun verdiği hüzün ile iç çekmekle yetindim. Kaybolup gittiler o kalabalıkta, arkalarından bakakaldım. Perdenin ötesindeki karanlık. Sustum. İnsan niye susar? Yazdıklarımız hep susma ile. Susarak yazmak, susarak dinlemek, susarak dua etmek, susarak yürümek, yolculuk etmek. Sevgi, aşk, muhabbet ve kalp büyüdükçe insan susar. Bu ayrı bir husus ama susmak bir bakıma insanın kendi suskunluğunun mertebelerine erişmesi için mi ya da bu asfalt dünyanın artıklarından kalbini uzak tutması gerektiği için mi? Olmak ve ölmek için mi? Olmak ve ölmek. Aralarındaki fark, birisinin kalın seslilerden, diğerinin ince seslilerden oluşması. Hangisi daha ince ve daha güzel? Olmak mı ölmek mi?

Hüzün nedir? İnsanın bilmediği dillerde bilmediği ağıtlara ağlaması nedendir? Gözyaşı. İnsan dünyaya geldiğinde ağlar. Dünyaya ağlar. Neden hep toprağa düşer damlalar? Toprağa yakın olmak insanı mutlu kılmaz mı? Sırtını bu dünyaya dönenler kazananlar değil miydi? Her şeyin olması mı hiçbir şeyin olmaması mı? Hayatın gizemi kendi bulmacasında. Biz ölümden doğacağız. Mezarlıklardaki izler suskunluğa karışır. Soğuktur oradaki yeller. Kendi gerçekliğimizi gördüğümüz için üşürüz. Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi. Sınırlı ülkeler, sınırlı hayatlar, sınırlı yurttaşlık, sınırlı benlik, sınırlı evler. Her şeklin bir sınırı var. İnsanın bile. İnsanın da sınırları vardır. Ölümün sınırı yoktur. Sınırlı olan sınırsıza dayanabilir mi? Sözünü tutmayanların mezar taşı olmaz. Hepimiz söz vermiştik O’na değil mi?

Başkalarının omuzlarının basarak yükselmek de mümkün kendi omuzlarımıza basarak da. Yükselmek alçakgönüllülüktedir. İnsan kendini, kalbini cebinde taşımadığı müddetçe çetin yollarda bıraktıkları olmaz. Sakinliği, durgunluğu serüvenin kalbine nokta atışlarıdır. Susarak konuşmak. Dervişler inzivada böyle yapar. Hiç konuşmazlar. Gittiği perde, alem buraya ait değil. Bu dünya bir algı yanılsaması. Aslında her insan bir alemdir. Kendine keşif yapmayan, kalbine yönelmeyen gördüğünü sandıklarıyla yetinir. Aldanır. Kalbin miladı ile ölümün miladı arasındaki mesafe çok yakındır. İlkinde milat yoksa, ikincisinde de derinlik yoktur. İkisi birbirine bağlıdır. Yürüyoruz, mekandan sonsuzluğa, zamandan zamansızlığa.

Divan-ı Kebîr ile kapatalım :

Balık asla su saklamayı düşünmez. Çünkü denizin bitmeyeceğini bilir.

imza: @jsolpartre

demişti: sana bir yazı hazırlıyorum, müziği sen seç, sana bırakıldı.

ve kalbe ilk gelen seçildi. susarak dinliyorum:

3 Yorum

  • güzel

  • bazen insan sessizliğini sadece içinde yaşar diline sözcüklerin gitmesine izin vermez dil de başıboş bir varlık ne yaparsa o da sağa sola çarpa çarpa hiç selametsiz yerlere varır sonra kalp rahatsız olur sıkılır sıkışır göz yaşarır ve yeniden tekrar kalp sessizliğe gömülür …

  • Müzikte yazıyla özdeşleşmiş,bence oldukça hoş,yazan ve hazırlayanlara selam ve muhabbetler olsun.

varsa bir sözün?