Hasbihâl, Ortaya Karışık
4 Yorum Dayanılmaz mutluluk ve hafiflik
Sevgili günlük merhaba! Özür dilerim günlük seni ne de çok ihmal ettik. Kes uleyn! dedi günlük. Günlük yazmayacaksan ne diye duruyorum ben. Adam ol da yaz! dedi günlük.
Neyse sanal malzemeleri somutlaştırmayalım. Sanal sanal bir yere kadar.
Bugün aslında halet-i ruhiyem pek iyi değildi. Bir kaç olay yaşadıktan sonra kırılan şevkimi toparlamak çok uzun zaman alıyor. Şevki kıran maddeleri geçelim lütfen. Evet geçtik. Halet-i ruhiyem hâlâ kıvamına gelmiş değil fakat bu tür cümleler yazmamın nedeni Murat Menteş abimiz. Yazdığı ilk kitabın etkisi hala üzerimde olduğu için bu hallerdeyim.
Bu hafta hızlı geçti diyebilirim. Hızlı ki ne hızlı. Yetişemiyorum artık. Çarşamba günü İnsan ve Medeniyet Hareketi’nde çok güzel bir etkinlik vardı. Yeni Şafak sinema yazarının deyimiyle mahşerin dört atlısı toplanıp söyleşti bizlerle. Nezih ve geniş bir ortam. İMHci gençliği ve yaşlı takımını kutlamak gerek. Güzel bir mekanları var. Yaşlı takımı dedim çünkü panelde gençler kadar yaşlılar da hazırdı. Mahşerin dört atlısı. Yusuf Kaplan, İhsan Kabil, Tarık Tufan ve Ali Murat Güven. Konu sinemamızın geleceği. Aslında gelecekten filan konuşulmadı. Abiler oraya dert ortağı aramak için gelmişler. Şu ana kadar yaşadıkları sıkıntıları, tecrübelerini filan güzel bir şekilde anlattılar. İyi de oldu. Güzel bilgiler verdiler.
Gerçi bir kaç gündür okuduğum kitaplarda hep şu telkin var: “iyi bir yazar olmak için en az onun kadar iyi bir okuyucu olmak şart”. Bu sözü orada bir kez daha tasdik ettim kendimce. İhsan Kabil abimiz ne güzel anlattı geçmişten. Tarık Tufan abimiz de o güzel üslubu ile oturumu yönetti. Meksika Sınırı ve Kafa Dengi’nde tanıdık. Baba büyüksün! diye bağıracaktım da kendimi zor tuttum. Ali Murat Güven o karizmatik duruşu ve konuşmasıyla içimin yağını eriten şahs-ı muhterem oldu. Tarık abiye yapma ihtimalim olan baba büyüksün! tezahuratını geliştirip “Ali Murat Güven bizi sinemaya götür!” diyecektim ki yanımda hazır bulunan Akif Abi “Hişşş kardeşlik sakin ol. Adam gibi otur dinle. Tezahuratını sonra yaparsın dedi.” Yusuf Kaplan’a gelince onu ne siz sorun ne ben söyleyim. Onu da severiz Allah için. Abimizdir. Valla bu güzel abilerin anlatıklarını burada yazacak kadar vaktim yok. Gelseydiniz be kuzum!
Panelin bitiminde Tarık Tufan ile selamlaşma şerefine nail olamadan kaçırdım. Ali Murat Abi’nin o sevecen üslubu ile bize abi şefkati gösterip kolları arasına alması yetti de arttı. Selamlaşıp, dua edip, teşekkür edip ayrıldık.
Ee sonuç. Sonuç bu işte. Kaçırılmayacak bir panelde bulunmanın dayanılmaz mutluluğu ve hafifliği. Halet-i ruhiye kendine geliyor yavaş yavaş.
Evet sevgili günlük işte bu kadar. Olmuş nisanın üçü. Nisan ayını severim. Yakında zaten İstanbul’da lale mevsimi başlar ki değilmesin keyiflere.
Son hatırlatma blogun pagerankı 2 olmuş.
Hatırlatmaya not: Çok önemli değil de sevindirdi be abi! Sevinmesek daha mı iyi?
E hadi selametle!
Tweet
Cemâlindeki sertlikle fıtratındaki mûnislik arasındaki keskin tezat yüzünden, bana (kendisini ilk tanıdığım günden beri) Türk sinemasının hiç unutulmayacak koca çınarı Erol Taş’ı hatırlatan güzel adam,Bekir Arslan!
Yazına internet taramalarım sırasında ulaştım ve -beylik tabirle- bir solukta okudum.
Senin de iyi bildiğin bir kaç ufak tefek tatsızlık dışında, hepimiz için müstesna bir akşamdı İMH’deki panel… Ölmeden önce bir kez olsun buluşmuş olduk diğer üç cengaverle…
Yazılarımızda üzerini ustaca örttüğümüz o müthiş İslâmcı enaniyeti ve kibirimizi hep birlikte yenmeyi başarırsak, daha da bir çok kez biraraya gelebiliriz bu güzide ekiple…
O akşam ekip hâlinde orada olmanız beni fazladan mutlu etti. Çünkü, yetiştirmeye çalıştığım “Birinci Nesil A-Takımı” tek kelimeyle fos çıktı. Hepsi de beni bir-iki yıllık bir oynaştan sonra terk etti gittiler. Sevemedi arkadaşlar uzun soluklu bir mücadeleyi…
Şimdilerde gözlerim sizin üzerinizde, umutlarımı sizlerin sırtınıza yükledim. Sen, Arslan Güler, Mehmet Akif Güler, Muhammed Yasir Düzcan, Mahmut Avcı, Taha Süren ve diğer bir kaç kişi daha… Sayısal fazlalıktan hoşlanmıyorum bilirsin, az olalım, öz olalım.
Devrim, kalabalık bir kadroyla yapılmaz. Kalabalıktan ancak kaos ve gürültü doğar. Kalabalık, devrimin temelleri atıldıktan sonra, ancak onu ilerletmek ve kalıcı kılmak için gereklidir.
Seni ve sizleri Allah şahit olsun ki çok seviyorum. İçindeki herşey fena hâlde turşulaşmış bir sebze kabında,kırmızısı hâlâ bayrak kırmızı renkte, sapındaki yeşil hâlâ yaprak yeşili diriliğinde birer domates gibi duruyorsunuz. Nadidesiniz, çünkü zordur o turşu kabının asit etkisine direnmek…
Gözlerinden sevgiyle öpüyorum.
Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim abi. Bu kadar teveccüh bu fakire fazladır.
Fakat sizdeki tasvir sanatına başka bir yerde rastlamadım. Erol Taş’a benzerlik konusunda haklısınız ki mizacım sert :)
Paneldeki konuşmalar ve ortam bana çok şey kattı. Bu işin içinde bulunan ve senelerdir mücadele veren bir kaç kişiden tecrübeler dinlemek bin nasihate bedeldir. Bu işin ciddiyetini biraz daha anlamış oldum. Üzerimize yüklediğiniz bu ağır yükü inşallah hakkıyla kaldırmaya çalışırız. Adını zikrettiğiniz abiler ve kardeşlerle az da olsa bir şeyler yapmaya çalışmak benim için bir onurdur.
Az da olsak birlikte olmak ve özü muhafaza etmeye çalışmak en büyük temennimiz.
Turşu kabında hep beraber olabilmek dileğiyle.
Erol taş benzetmesi hoşuma gitti gerçekten :). Bekirin ince ruhlu olduğunu yakinen biliyorum.
İmh’deki konuşma, her ne kadar ufak bir tatsızlık yaşansa da, benim için güzeldi. Sevdiğim insanlarla birlikte olmaktan gerçekten mutluluk duydum. Oraya gelen insanların birbirlerini görmektan başka bir talepleri olmadığını bildiğim için.
Ali Murat ağabeyin onca adamın içinden bizim de halimizi sormak için oradaki kendisini çağıran insanlara bir saniye demesi bana yetti. Allah razı olsun kendisinden. İnsanlara değer vermek budur bence.
Kemiyet, keyfiyet, kalabalık vs. mevzuu insanların en büyük handikaplarından biri sanırım. Az da olsa iş yapan bir takımda olmak, binlerce kuru karabalıktan evladır bence. O yüzen Ali Murat abinin bahsettiği takıma girdik mi bilmiyorum ama gayret edip girsek iyi olur.
Uzun zamandır görmediğin Yasir Düzcan kardeşimi ve diğer arkadaşları da görmem çok iyi oldu.
Ali Murat abi, tasvirlerine çok gülüyorum. Domates benzetmenizi okuyunca, Ahmet Şerif İzgörenin bir konuşmasında domates meselesi geçiyor, o aklıma geldi. Dediğiniz gibi daha kırmızılaşmamış birer domates gibiyiz(kendi adıma). Ahmet Şerif diyorki, bir arkadaşı meyve olsaydım domates olurdum demiş. Ahmet Şerif şaşırmış, “o kadar güzel meyveler varken NEDEN DOMATES?” demiş. Arkadaşı cevaplamış, “Eğer üstüme biri basarsa, en azından salça olurum!”
Bekir, bir dahaki konuşmada Tarık Tufana “baba büyüksün!” diye beraber diyelim :)
diyelim akif abi :) ortama hareket gelsin.