1.5.2010 - Hasbihâl    Yorum Yok

Günlerden birinin kısa hikayesi

Sabah uyanırken zorlanır gibi oldu. Üzerinde bir yorgunluk vardı. Ayak bileklerini ovuşturdu önce, ağrılarını gidermeye çalıştı. Maddi yorgunluğunda yanına zihni yorgunluğu da vardı. Gün içinde yapılacak çok işim var diye kafasını karıştırdı. Kendine gelebilmek için yüzüne soğuk su çarpmalıydı. Öyle de yaptı. Sonra yüzündeki bir yara izi dikkatini çekti. Stresten olmalı dedi kendi kendine. Öyle ya iş yetiştirmek için stresleniyordu sürekli. Saçlarının dökülme hızı da iki katına çıkmış, elini saçlarına götürdüğünde parmaklarının arasına takılan saç telleri gün geçtikçe artmıştı. Bu saç dökülmesi ırsi galiba diye düşündü ilk önce. Irsi değildi aslında. Üniversite sınavına hazırlanırken de saçları dökülmüştü. Eski dolgun, yarı kıvırcık saçları artık azalmıştı.

İşinin başına geçti. E-postasını kontrol etti her zaman yaptığı gibi. Bilgisayarı açtığında ilk yaptığı iş kontroldü. İşine başlamıştı artık. Pencereden dışarı baktı önce. Bugün hava güzel dedi. Güneş ışıkları sırtına değiyordu. Bir yandan işini yaparken bir yandan da kitaplara gözü takılıyordu. Arkadaşının tavsiye ettiği “Ölümcül Kimlikler” kitabını yarılamıştı ama bitirmeyi çok istedi bir an. Kitap güzeldi ama daha güzeli bir kitabı bitirip başka kitaba geçmektir diye düşündü. Sonra Murat Menteş’in bir röportajındaki o cümle aklına geldi. “Günün birinde  birisi benim kitaplarımı çevirecekse, çevirirken en az benim kadar uğraşmalı” demişti. Gerçekten de öyleydi. Bu cümlenin neye dayanarak aklına geldiğini kestiremeden çalışmaya devam etti.

Önündeki ajandaya gözü çarptı. Çalışma notlarının arasında önündeki üç günün planı vardı. Beyaz sayfalar üzerine mor kalemle tutardı notlarını. Çok önemli bir şey varsa kırmızı tükenmez kalem ile yanına yıldız işareti yapardı. Önündeki üç gün dışarıda birileriyle görüşecekti. Aklından kimlerle görüşeceğini düşündü bir an. Sonra çantasını hazırlamaya koyuldu. Alınacak kitaplar listesinin olduğu not defterini attı çantasına, ardından mor kalemini. Not defteri ve kalem olmadan yola çıkmamaya adet edinmişti bir kere. Müzik çalarının şarjının olup olmadığını da kontrol etti. Bunlarla beraber çantasına iki ince kitap attı. Belki birini yolda bitirebilirim diye düşündü.

Otobüse biner binmez çantasından bir kitabı aldı ve okumaya başladı. Yıldız Ramazanoğlu’nun “Kırmızı” kitabındaki “Ayla ile Zeliha” hikayesini okumaya başladı. Okumaya kendini kaptırdıkça caddeden gelen araba seslerini, otobüs içindeki konuşma seslerini duymaz oldu. “Ayla ile Zeliha”da bir annenin kızını yolcu etmesini anlatıyordu. Ayla’nın öğrenci olduğunu sonraki sayfalarda öğrendi. Sonra kendi öğrenciliğini düşündü bir an. Üniversiteyi okuduğu şehre ilk vardığında ne yapacağını bilememişti. Sonra alışmıştı ama ilk zamanlar çok zorlanmıştı. Tıpkı hikayedeki kızın trenden indikten sonra etrafa yabancı gözlerle bakması gibi o da başını kaldırıp etrafına baktı. Nereden nereye dedi ve içini çekti. Okumaya devam ederken hikayenin bittiğini anladı. İneceği durağa yaklaşırken kitabı çantasına koydu. Arkadaşı buluşma yerine henüz gelmişti ve onu bekliyordu. Beraberce eski bir çay bahçesine gittiler. Kitaplardan, dergilerden, oradan, buradan, konuştular ve selametler dileyip ayrıldılar.

Sabahleyin ajandasında gördüğü üç günlük programın ilk gününü böylece bitirmiş oldu. Yorgundu. Yorulmuştu. Daha çok yorulacağı günler olacaktı belki de. Nasipti. Kısmetti.

varsa bir sözün?