Yazar olabilmenin şartı: Çok okumak
“Dostoyevski çağının en çok okuyan yazarlarındandı. Schiller’i, Balzac’ı kaç kere yeniden okumuştu.” Onun, okumaya bu denli önem vermesi, salt “okuma zevki”nden değil, “sağlam” bir okur olmadan, “sağlam” bir yazar da olunamayacağını bilmesindendi.
Ne de olsa, inkar edilemez bir gerçektir: zamanın edebiyat sahnesinden kolayca silemeyeceği, büyük yazarlar, öncelikle sabırlı ve disiplinli okurlardır. Bu gerçeğe riayet edenler, geçen onca zamana, ve sayıları her geçen gün daha da artan “yeni çıkanlar”a rağmen, çokça okunuyorlar.
Okunmaya da devam edecekler. Bu noktada, karşımıza, modern hayatın sultasındaki yazarın bir yangın merdiveni olarak gördüğü zaman sorunsalı çıkıyor. Yalnız, bir hakikat olarak değil, katışıksız bir yalan olarak. İşin, asıl renginin bu olduğunu, Jack London’ın sözleri kanıtlar nitelikte: “Zamanın yokluğundan söz ettiğiniz zaman, onu müsrifçe kullandığınızdan söz ediyorsunuz demektir.”
Ayrıca şu da unutulmamalıdır, “Zaman bulamıyorsanız, dünyanın da sizi dinleyecek zaman bulamayacağından emin olabilirsiniz.”
Evet, zaman sorunsalının, zamansız yazar için bir bahane olduğunu, konserve imalathanelerinde, fabrikalarda, çamaşırhanelerde, limanlarda; tahammülün sınandığı binbir yerde; ot biçmeden, cam silmeye, altın arayıcılığından, boksörlüğe sayısız, sıkıntılı iş yüküne rağmen okumak için kendine zaman ayırabilen Jack London’un bu sözleriyle kesin bir şekilde tesbit edebiliyoruz.
Kemal Tahir de, ilk romancımız Ahmet Mithat Efendi’nin, okumayı ve öğrenmeyi hiçbir şart altında bırakmamış olduğundan bahsediyor.
İçinde yazarlık mayası bulunan birinin kitaplardan ayrı kalması da mümkün müdür ki zaten?
Velev ki, zindana düşmüş olsun.
Ayraç – Ocak
Tweet